Bingöl, Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında, Fırat ve Dicle’nin sularını ayıran bir dağ eteğinde kurulmuştur. Murat Nehri’nin açtığı vadiler, Karlıova’nın soğuk yaylaları, Çapakçur’un sarp kayalıkları… Burası, Anadolu’nun en kadim geçitlerinden biridir.
M.Ö. 2250 yılına ait Akad İmparatoru Naram-Sin’in “Şartamhari” metinlerinde, Anadolu’ya düzenlenen seferde karşılaşılan 17 kral arasında “Türki kralı İlşu-Nail” de vardır . Bu, “Türk” adının Anadolu’daki en eski yazılı tanıklarından biridir.
Anadolu’nun dört bir yanında olduğu gibi Bingöl ve çevresinde de bu kadim geçmişin izlerini sürmek mümkündür. Dağların kayalık yüzlerindeki kaya resimleri, ataların yaşamını, av sahnelerini, inançlarını ve kullandıkları damgaları günümüze taşır .
Bu toprakların altında, kayaların arasında, vadilerin serin koridorlarında başka bir zenginlik daha saklıdır: endemik bitkiler.
Türkiye’nin yaklaşık 12.000 bitki taksonu içinde yaklaşık 4.400'ü endemiktir. Bingöl sınırları içinde 31 endemik takson tespit edilmiştir. Çevre illerle birlikte bu sayı 39’a ulaşır . 2013’ten bu yana yapılan saha çalışmaları, her yıl bu listeye yenilerini eklemektedir. Prof. Dr. Lütfi Behçet ve ekibinin Çapakçur Vadisi’nde yürüttüğü araştırmalar, Bingöl’ün aslında ne kadar az bilindiğini göstermiştir. 150 yıl boyunca kayıp olan bir tür, aynı vadide yeniden bulunmuş; nesli kritik sanılan bir başkasının ise yüzlerce kilometreye yayıldığı keşfedilmiştir.
Bingöl’ün bitkileri, bu kadim coğrafyanın sessiz ama ısrarlı tanıklarıdır.
Bir İlin Floristik Kimliği
Bingöl, İran-Turan fitocoğrafik bölgesinin kuzeybatı ucunda, Doğu Anadolu’nun yüksek platolarında yer alır. Çapakçur Vadisi, jipsli bozkırlar, kalkerli kayalıklar, yüksek yaylalar… Her biri farklı bir habitat, her biri farklı bir endemizm merkezidir. İl sınırları içinde 31 endemik takson tespit edilmiştir; çevre illerle birlikte bu sayı 39’a ulaşır .
Haziran ayı geldiğinde, Bingöl’ün sarp dağlarına doğru bir yolculuk başlar. Çapakçur Vadisi’nin kimsenin fark etmediği o en saklı köşelerinde, binlerce yıldır süregelen dilsiz bir tören yaşanır. Bilim dünyasının Paracaryum bingoelianum adıyla mühürlediği bu kadim bitki, ismini iki derin anlamın ve sarsılmaz bir aidiyetin birleşiminden alır . Antik Yunanca’nın köklerinden gelen "para" (yanında) ve "karyon" (fındıkçık, sert meyve) kelimeleri, onun karakteristik tohum yapısına işaret ederken; yanına eklenen "bingoelianum" takısı, bu canlının "Bingöllü" olduğunu tüm dünyaya ilan eder. Güneş, kalkerli yamaçları ısıtmaya başladığında, bu nadide tür 20-40 santimetrelik gövdesiyle bozkırın ortasında doğrulur. Dar, mızrak şeklindeki yapraklarının her iki yüzünü kaplayan sert tüyler, Çapakçur’un rüzgârına karşı bir direniş, yakıcı güneşe karşı ise hayata tutunma çabasıdır. Bir türdür o, tıpkı insan gibi. Ama insan nüfusu milyarlarla ifade edilirken, bu bitki sadece birkaç bin bireyle Çapakçur’un o dar vadisinde hayata tutunmaktadır .
Centaurea bingoelensis Behçet & İlçim
Familya: Papatyagiller (Asteraceae)
Bingöl’ün batısına, Yelesen köyünün kuzeyine doğru uzandığınızda, güneşin kalkerli taşları kavurduğu o yüksek yamaçlarda, doğanın en dirençli mucizelerinden birine rastlarsınız . Bilim dünyası bu bitkiye Centaurea bingoelensis adını verdiğinde, isminin ikinci yarısıyla “Bingöllü” olduğunu tüm dünyaya ilan etmiş oldu. 30-60 santimetrelik dik gövdesini saran beyaz tüyler, onu yüksek rakımın sert rüzgârına ve kavurucu güneşine karşı korur . İnce parçalı, grimsi yeşil yapraklarının arasından yükselen pembe-mor çiçekleri, bozkırın ortasında birer mücevher gibi parlar. 2017 yılında Lütfi Behçet, Ahmet İlçim ve Yusuf Yapar tarafından bilim dünyasına tanıtılan bu tür , Bingöl’ün ne kadar özel bir coğrafya olduğunu gösterir. Ama yayılış alanı dardır, popülasyonu küçüktür. İnsan türü milyarlarla ifade edilirken, bu bitki sadece birkaç bin bireyle o sarp yamaçta hayata tutunmaya çalışır .
Eremogone bingoelensis Behçet & Yapar
Familya: Karanfilgiller (Caryophyllaceae)
Bingöl’ün yüksek ve sarp yamaçlarında, rüzgârın en sert estiği, güneşin kalkerli taşları kavurduğu o uçsuz bucaksız coğrafyada, kendini toprağa sıkı sıkıya tutunmuş sessiz bir sakin yaşar. Bilim dünyasına Eremogone bingoelensis adıyla tanıtılan bu bitki, isminde hem yaşam alanının zorluğunu hem de bu toprakların adını taşır . Eremogone, Antik Yunanca kökenli "eremos" (ıssız yer, bozkır) ve "gonos" (doğum, soy) kelimelerinin birleşimidir. Yani o, ismen "ıssız bozkırın evladı" demektir. Onu diğerlerinden ayıran en belirgin özelliği, çanak yapraklarının ucundaki o sivri yapısıdır. Yaz ortasında açan beyazımsı yeşil, küçük ve gösterişsiz çiçekleri, abartıdan uzak ama derin bir zarafeti yansıtır. 2024 yılında Lütfi Behçet ve Yusuf Yapar tarafından bilim dünyasına tanıtılan bu tür , Bingöl’ün ne denli zengin bir biyolojik kale olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. İnsan nüfusu milyarlarla dünyayı doldururken, bu bitki Bingöl’ün dar bir alanına sıkışmış, belki de sadece birkaç bin bireyle hayata tutunmaya çalışmaktadır .
Pyrus yaltirikii Browicz – Şah Armutu
Familya: Gülgiller (Rosaceae)
Bingöl’ün yükseklerinde, kalkerli yamaçların rüzgârıyla dövülen, kayalıkların arasında mağrur bir nöbetçi gibi duran bir ağaç vardır. Bilim dünyasına Pyrus yaltirikii adıyla tanıtılan bu canlı, Anadolu’nun yabani meyve mirasının en nadide ve en korunmasız üyelerinden biridir . Bu adını dünyaca ünlü botanikçi Prof. Dr. Faik Yaltırık’a bir vefa borcu olarak almıştır. Pyrus, Latince "armut" demektir; yaltirikii ise Faik Yaltırık'ın soyadının Latinceye uyarlanmış halidir. 3 ila 6 metreye kadar uzanan boyu ve dikenli dallarıyla doğanın sertliğine uyum sağlamıştır. İlkbahar geldiğinde dalları beyaz çiçeklerle donanır; sonbaharda ise küçük ve buruk meyvelerini olgunlaştırır. Bu meyveler, o coğrafyadaki yaban hayvanları için hayati birer rızıktır. Pyrus yaltirikii, kalabalıkları sevmeyen bir ağaçtır; genellikle tek başına durur, o sarp yamaçlarda yalnızlığın ve direncin simgesi haline gelir. Yayılış alanı dar, popülasyonu ise yok denecek kadar küçüktür. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından EN (Tehlikede) kategorisinde listelenmiştir .
Fritillaria alburyana Rix – Pembelale
Familya: Zambakgiller (Liliaceae)
Bingöl’ün yüksek rakımlı yaylalarında, karların henüz yeni çekildiği o ıslak çayırlarda, baharın sonunda toprağı büyük bir zarafetle yaran bir canlı uyanır. Bilim dünyasına Fritillaria alburyana adıyla tanıtılan bu bitki, hem ismindeki gizemli bir oyunu hem de Anadolu’nun derin sinesinde sakladığı bir vefa hikâyesini taşır . Fritillaria, Latince "fritillus" (zar atma kabı veya damalı tahta) kelimesinden gelir. Bu isim, çiçeğin taç yaprakları üzerindeki o hayranlık uyandırıcı, dama tahtasını andıran desenlere bir atıftır. Alburyana ise, hayatını sarp dağlardaki bitki mirasını keşfetmeye adamış olan İngiliz botanikçi Sidney Albury’ye bir saygı duruşudur. 15-30 santimetrelik boyuyla mütevazı ama bir o kadar da göz alıcıdır. Pembemsi mor renkteki çan şeklindeki çiçekleri, mayıs ve haziran aylarında Bingöl’ün yüksek yaylalarını birer sanat eserine dönüştürür. Fakat bu narin güzelliğin ardında, habitatının daralması ve soğanlarının bilinçsizce toplanması gibi hüzünlü bir mücadele yatar. Pembelale, bugün dünyada sadece birkaç bin bireyle ayakta. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından VU (Hassas) kategorisinde listelenmiştir .
Rindera caespitosa (A.DC.) Bunge – Hoşgelin
Familya: Hodangiller (Boraginaceae)
Bingöl’ün kurak ve taşlık yamaçlarında, güneşin en dik vurduğu, toprağın en çorak olduğu yerlerde, bir tutam ipek gibi parlayan sessiz bir direniş öyküsü yaşar. Rindera cinsi, adını 18. yüzyılda yaşamış Alman hekim ve botanikçi Johann Wilhelm Rinder’den alır. Caespitosa ise tür epitetidir; Latince "caespites" (yastık, küme) kelimesinden gelir ve bitkinin yere yatık, sık kümeler halinde, yastık gibi büyüme formunu tanımlar. Bilimsel adı, "Rinder’in yastık formlu bitkisi" anlamına gelir. Bizim topraklarımızdaki adıyla ise o, bir Hoşgelin'dir. Gövdesi yere yatık, sık kümeler halinde büyür. Yaprakları gümüşi beyaz, yoğun tüylüdür; bu tüyler onu kavurucu güneşten ve su kaybından korur. Yaz başında açan morumsu-kırmızı, boru şeklindeki çiçekleri, çorak yamaçlarda aniden beliren bir renk şöleni gibidir. Bu bitki, bir avuç toprağa sığar ve Bingöl’ün çorak yamaçlarında yüzyıllardır varlığını sürdürür. Onun için ne geçmiş vardır ne de gelecek; sadece o taşlık toprak, o rüzgâr, o güneş vardır. Ve her yaz, yeniden açar.
Verbascum macrosepalum Boiss. & Kotschy ex Murb. – Dadaş Sığırkuyruğu
Familya: Sığırkuyruğugiller (Scrophulariaceae)
Bingöl’ün yol kenarlarında ve kurak yamaçlarında, yaz ortasının kavurucu sıcağında sarı çiçekleriyle bir ışık sütunu gibi yükselen mağrur bir bitki vardır. Bilim dünyasına Verbascum macrosepalum adıyla tanıtılan bu canlı, hem ismindeki karakteristik "sakal" vurgusunu hem de bu toprakların heybetini taşır . Verbascum cinsi, Latince "barba" (sakal) kelimesinden türetilmiştir. Bu isim, bitkinin yapraklarını ve gövdesini bir zırh gibi saran, dokunulduğunda sakalı andıran yoğun tüylü yapısına bir atıftır. Macrosepalum ise tür epitetidir; Yunanca "makros" (büyük, uzun) ve "sepalon" (çanak yaprak) kelimelerinin birleşiminden oluşur ve "iri çanak yapraklı" anlamına gelir. 1879 yılında Boissier ve Kotschy tarafından derlenen ve daha sonra Murbeck tarafından bilimsel literatüre kazandırılan bu tür , 50 ila 100 santimetreyi bulan boyuyla bozkırın ortasında dimdik durur. Geniş yapraklarının her iki yüzünü kaplayan yoğun beyaz tüyler, onu güneşin en dik vurduğu anlarda bile serin tutan doğal bir kalkandır. Fakat insan nüfusu milyarlarla yeryüzünü doldururken, bu sığırkuyruğu her geçen yıl biraz daha seyrekleşmektedir. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından EN (Tehlikede) kategorisinde listelenmiştir .
Micromeria cymuligera Boiss. & Hausskn. ex Boiss. – Kayıpboğumcuk
Familya: Ballıbabagiller (Lamiaceae)
Bingöl’ün Çapakçur Vadisi’nde, kayalıkların arasına gizlenmiş, rüzgâr estikçe etrafa hafif bir kekik kokusu yayan, pembe çiçekli bir mucize yaşar. Bilim dünyasına Micromeria cymuligera adıyla tanıtılan bu bitki, sadece biyolojik bir tür değil; botanik tarihinin en hüzünlü ve en heyecan verici "yeniden doğuş" öykülerinden biridir . Micromeria, Yunanca "mikros" (küçük) ve "meris" (parça, bölüm) kelimelerinden türetilmiştir; bitkinin narin ve küçük parçalı yapısına işaret eder. Cymuligera ise Latince "cymula" (küçük çiçek kümesi) ve "gera" (taşıyan) kelimelerinin birleşimidir. 1879 yılında Boissier ve Haussknecht tarafından keşfedildikten sonra tam 150 yıl boyunca bir daha izine rastlanamamıştır. Öyle ki, Türk bilim insanları bu türü inceleyebilmek için Cenevre’deki herbaryumlara gitmek zorunda kalmışlardır . Ta ki 2011 yılında Prof. Dr. Lütfi Behçet tarafından Çapakçur Vadisi’nde yeniden görülene kadar. Nihayet 2018'de aynı vadide zengin bir popülasyonu yeniden keşfedilmiş ve Bingöl’ün dağlarında yeniden nefes almaya başlamıştır . 10-30 cm boylanan, yaprakları küçük ve hoş kokulu bu yıllık otsu bitki, yaz ortasında pembe-mor çiçekleriyle kayalıkları süsler. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından CR (Kritik Tehlikede) kategorisinde listelenmiştir . Tıpkı bir insan gibi, o da yeryüzünde bir eşi daha olmayan bir türdür. Milyarlarca insanın arasında, o sadece Çapakçur Vadisi'nin bir köşesinde hayata tutunmaya çalışır.
Nepeta baytopii Hedge & Lamond – Beynanesi
Familya: Ballıbabagiller (Lamiaceae)
Bingöl’ün Çapakçur Havzası boyunca uzanan vadilerinde ve kuzeydeki görkemli dağ silsilesinde, bazen bir çayır gibi sık ve gür bir halde yetişen, doğanın şaşırtıcı direnç öykülerinden biridir. Bilim dünyasına Nepeta baytopii adıyla tanıtılan bu bitki, isminde hem kadim bir mirası hem de Anadolu botanik tarihine adanmış bir ömrün vefasını taşır . Nepeta cinsi, adını Etrüsklerin kadim kenti Nepete’den alır. Cins ilk kez 1753 yılında Carl Linnaeus tarafından Species Plantarum'da tanımlanmıştır. Modern genetik araştırmalar, Etrüsklerin kökenini Anadolu'ya bağlamakta; bu kadim halk ile Orta Asya kökenli Proto-Türk toplulukları arasındaki biyokültürel akrabalığı bilimsel bir düzleme taşımaktadır . Baytopii ise ömrünü Türkiye florasını belgelemeye adamış duayen isim Prof. Dr. Asuman Baytop’un anısına verilmiş bir onur nişanesidir . Beynanesi’nin hikâyesi, bir "yanlış alarmdan" muazzam bir keşif yolculuğuna uzanır. 1980 yılında tanımlandığında, dünyada sadece birkaç yüz adet kaldığı sanılıyor ve nesli "Kritik Düzeyde Tehlikede" (CR) kategorisinde görülüyordu. Ancak Prof. Dr. Lütfi Behçet ve ekibinin Bingöl dağlarındaki titiz saha çalışmaları, bu bitkinin Çapakçur’dan Muş sınırına kadar uzanan 100 kilometrelik bir hatta gür popülasyonlar kurduğunu kanıtladı . Bu sevindirici keşif sayesinde Beynanesi’nin koruma statüsü bilimsel verilerle güncellendi. Artık o, Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından LC (Asgari Endişe) kategorisinde listelenmektedir . 20-40 cm boylanan, grimsi yeşil yaprakları ve mavi-mor çiçekleriyle bu çok yıllık bitki, Bingöl’ün sert iklimine tam bir uyum sağlamıştır. Beynanesi, sadece bir bitki değildir. O, isminde taşıdığı kadim mirasla, Bingöl’ün rüzgârlı vadilerinde her bahar yeniden açan ve genetik kodlarında derin bir geçmişi saklayan canlı bir mirastır.
Iris sari Schott ex Baker – Sarı Susam / Sarı Çiçekli İris
Familya: Süsengiller (Iridaceae)
Bingöl’ün bozkırla buluşan yamaçlarında, ilkbaharın sonunda toprağın derinliklerinden sarı bir ışık gibi yükselen bu tür, isminde hem bir renk skalasını hem de bu toprakların dilsel mirasını taşır . Iris cinsi, adını Antik Yunanca "îris" (ἶρις) kelimesinden alır. Botanik literatüründe bu isim, süsen çiçeklerinin çiçek örtüsü segmentlerindeki olağanüstü renk spektrumunu ve ışığı kırma yeteneğini tanımlamak için seçilmiştir. Sari ise tür epitetidir. Bitkiyi bilim dünyasına kazandıran Heinrich Wilhelm Schott (1846) ve John Gilbert Baker (1876) , yerel halkın bu bitki için kullandığı "sarı" sıfatını Latinceleştirerek bu ismi vermişlerdir. 20-40 cm boylanan bu tür, kılıçsı yaprakları ve dış tepallerinin ortasındaki belirgin kahverengi damarlanma yapısıyla ayırt edilir. Mayıs ve haziran aylarında Bingöl’ün kalkerli yamaçlarında açan kükürt sarısı çiçekleri, bitkinin kurakçıl adaptasyonunun bir sonucudur. Uluslararası Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından EN (Tehlikede) kategorisinde listelenmesi , bitkinin genetik rezervlerinin dar bir alana sıkıştığını ve habitat kaybı riskinin kritik seviyede olduğunu bilimsel olarak tescil eder.
Tehditler
Bingöl’ün endemik bitkileri, her biri farklı tehditlerle karşı karşıyadır.
Taş ocakları ve madencilik: Bingöl’ün Çapakçur Vadisi’nde, bir endemik türün yeniden keşfedildiği alan, kısa süre sonra taş ocağı olarak işletilmeye başlanmış ve bitki uzun yıllar boyunca bir daha bulunamamıştır . Bugün bile aynı vadi, yeni ocakların tehdidi altındadır.
Yol yapımı ve altyapı çalışmaları: Bingöl’ün batısındaki yüksek yamaçlar, yol genişletme çalışmaları nedeniyle her geçen yıl biraz daha daralmaktadır. Benzer şekilde, bazı endemik türlerin yayılış gösterdiği alanlardan enerji nakil hatları geçmektedir.
Aşırı otlatma: Bingöl’ün yüksek yaylalarında, soğanlı bitkiler hayvanlar tarafından sökülüp yenmektedir. Yabani meyve ağaçlarının genç fidanları ise otlayan hayvanlar tarafından tahrip edilmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki otlatma, yöre halkı için bir geçim kaynağıdır. Sorun, otlatmanın kendisi değil, kontrolsüz ve zamansız yapılmasıdır. Çözüm, endemik türlerin yoğun olduğu alanlarda otlatmanın belirli mevsimlerle sınırlandırılması, aşırı stoklamanın önlenmesi ve alternatif yem kaynaklarının geliştirilmesidir.
Bilinçsiz toplama: Soğanlı bitkiler, süs bitkisi olarak toplanmakta ve yurt dışına kaçırılmaktadır. Yabani meyve ağaçlarının buruk meyveleri, yörede doğal ilaç olarak kullanılmakta, bu da ağaçların geleceğini tehdit etmektedir.
İklim değişikliği: Bingöl’ün yüksek rakımlı türleri, artan sıcaklıklar nedeniyle daha da yukarılara çekilmek zorunda kalmaktadır. Çiçeklenme zamanları her geçen yıl biraz daha erkenleşmekte, bu da tozlaşma döngüsünü bozmaktadır. Ancak daha yukarısı yoktur. Zirveden sonra uçurum vardır.
Koruma: Bingöl’ün Doğasına Sahip Çıkmak
Bingöl’ün endemiklerini korumak için önce onların nefes aldığı yerleri bilmek gerekir. Çapakçur Vadisi’ndeki kritik türlerin yaşadığı alanlar kesin koruma statüsüne alınmalı, taş ocakları ve madencilik faaliyetleri bu alanlardan uzaklaştırılmalıdır.
Prof. Dr. Lütfi Behçet ve ekibinin yıllardır sürdürdüğü saha çalışmaları, Bingöl’ün biyolojik çeşitliliğinin ortaya çıkarılmasında hayati bir rol oynamaktadır. Bu çalışmalar desteklenmeli, yeni tür arayışları teşvik edilmelidir.
Yerel halkın endemik bitkiler konusunda bilinçlendirilmesi, soğanlı bitkilerin toplanmasının önlenmesi, okullarda doğa eğitimi programlarının yaygınlaştırılması gerekmektedir. Otlatmanın, endemik türlerin yoğun olduğu alanlarda belirli mevsimlerle sınırlandırılması, aşırı stoklamanın önlenmesi ve alternatif yem kaynaklarının geliştirilmesi, hem yerel ekonominin hem de biyolojik çeşitliliğin korunması için elzemdir.
Bingöl’ün endemik zenginliğini korumak, aslında bu kadim coğrafyanın geleceğini korumaktır.
Sonuç
Bingöl’ün endemik bitkileri, sadece bu ilin değil, tüm ülkenin biyolojik mirasıdır. 31 taksonla Anadolu’nun önemli endemizm merkezlerinden biridir. Ama CR, EN, VU kategorilerindeki türlerin varlığı, acil koruma önlemlerinin gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Paracaryum bingoelianum Çapakçur’un vadilerinde fındıkçıklarını olgunlaştırırken, Centaurea bingoelensis Yelesen’in yamaçlarında pembe-mor çiçeklerini açar. Eremogone bingoelensis kayaların arasında sessizce tutunur, Pyrus yaltirikii tek başına meyvesini olgunlaştırır. Fritillaria alburyana yaylalarda damalı desenleriyle baharı müjdeler, Rindera caespitosa çorak topraklarda ipek gibi parlar. Verbascum macrosepalum yaz ortasında sarı bir ışık gibi yükselir, Micromeria cymuligera 150 yıllık uykusundan uyanır. Nepeta baytopii vadilerde çayır gibi yayılır, Iris sari bozkırda sarı bir ışık gibi parlar.
Onlar burada, bu dağlarda, bu vadilerde yaşadıkça, Bingöl de yaşar. Bu yüzden onları korumak, bir tercih değil, bir sorumluluktur.
Genç, H., & Çetin, A. (2013). Endemism and Endemic Plants of Turkey. In A. Öztürk & S. Karayılanoğlu (Eds.), Science and Education At the Beginning of the 21. Century in Turkey (pp. 55-79). Sofia: Universitetsko İzdatelstvo Kliment Ohridski. https://abdullah-cetin.com/akademik.html
Behçet, L., & İlçim, A. (2015). Paracaryum bingoelianum (Boraginaceae), a new species from Turkey. Turkish Journal of Botany, 39(2), 334–340. https://doi.org/10.3906/bot-1309-58
Behçet, L., İlçim, A., & Yapar, Y. (2017). Centaurea bingoelensis (Asteraceae), a new species from Turkey. Turkish Journal of Botany, 41(2), 180–188. https://doi.org/10.3906/bot-1512-14
Davis, P.H. (ed.) (1975). Flora of Turkey and the East Aegean Islands, Vol. 5. Edinburgh: Edinburgh University Press.
Browicz, K. (1972). Pyrus L. In: Davis, P.H. (ed.), Flora of Turkey and the East Aegean Islands, Vol. 4, pp. 160–168. Edinburgh: Edinburgh University Press.
Rix, E. M. (1971). Three new fritillaries from eastern Turkey. Notes from the Royal Botanic Garden Edinburgh, 31(1), 125–129. https://doi.org/10.24823/nrbge.1971.2879
Hedge, I.C. & Lamond, J. (1980). Materials for a flora of Turkey XXXVII: Labiatae, Plumbaginaceae, Plantaginaceae. Notes from the Royal Botanic Garden Edinburgh, 38(1), 41. https://doi.org/10.24823/nrbge.1980.3181
Pellecchia, M., et al. (2007). The mystery of Etruscan origins: Novel clues from Bos taurus mitochondrial DNA. Proceedings of the Royal Society B, 274(1614), 1175–1179. https://doi.org/10.1098/rspb.2006.0236
Posth, C., et al. (2021). The origin and legacy of the Etruscans through a 2000-year archeogenomic time transect. Science Advances, 7(39). https://doi.org/10.1126/sciadv.abi7673
Vernesi, C., et al. (2004). The Etruscans: A population-genetic study. The American Journal of Human Genetics, 74(4), 694–704. https://doi.org/10.1086/383284