Abdullah Çetin
Abdullah Çetin

"Evrene, insana, kuruma ve doğaya bütünsel bakış"

sadece yaşamın öğrencisi...

Biyokaçakçılıkla Mücadelede Bir Bilim İnsanının Notları: 2014’ten 2026’ya Sahadan Gözlemler

12 Mart 2026

👁️ 0 görüntülenme

Türkiye, sahip olduğu yaklaşık 12000 bitki taksonu ile Avrupa kıtasının tamamından daha zengin bir floraya sahiptir. Bu taksonların yaklaşık 4.300’ü (%37) ülkemize özgü endemik türlerdir [1]. Anadolu’nun dört bir yanı — Akdeniz’den Karadeniz’e, Ege’den Doğu Anadolu’ya — bu eşsiz zenginliğin parçalarıdır. Dünya, Avrupa ve Türkiye’nin yüzölçümü ile endemik bitki sayısı karşılaştırıldığında, yüzölçümü 410.285 km² olan İsviçre sadece 1 endemik bitkiye sahipken, Türkiye’nin endemizm oranı %37,1’dir [1]. Her yıl bilim dünyasına kazandırılan yeni türler — 2024’te Akseki’den Dichoropetalum andacii Akpulat & E.Akalın [3], 2025’te yine Akseki’den Cephalaria suleyman-uysalii M.Bingöl, N.Adıgüzel & M.Armagan [4] — bölgenin keşfedilmemiş biyolojik çeşitlilik açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Ancak bu eşsiz zenginlik, yalnızca bilimsel ilginin değil, aynı zamanda yasa dışı faaliyetlerin de odağında yer almaktadır. Biyokaçakçılık, nesli tehlike altındaki türlerin doğadan sökülerek yurt dışına çıkarılması, genetik kaynakların çalınması ve ekosistemlerin geri dönüşü olmayan zararlara uğraması anlamına gelir. Uluslararası CITES kapsamında korunan pek çok tür, Anadolu’nun falezlerinde, ormanlarında ve yaylalarında gizlidir.

Bu yazı, 2014-2026 yılları arasında Türkiye’nin dört bir yanında sahada karşılaştığım biyokaçakçılık vakalarını, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın düzenlediği çalıştaylardaki politika geliştirme süreçlerini, medyaya yansıyan mücadele örneklerini ve günümüzde ulaşılan yasal caydırıcılık düzeyini bilimsel veriler ve kişisel gözlemlerle harmanlayarak aktarmayı amaçlamaktadır.

Sahada Gözlenen Tehdit: Bilimsel Veriler ve İlk Bulgular

Yüksek lisans tezimin ardından 2013 yılında yayımladığımız “Flora of the Burdur Lake Surroundings (Türkiye)” başlıklı makalede [2], Burdur Gölü çevresinde 465 takson tespit ettiğimizi ve bunların 49’unun (%10,53) endemik olduğunu belgelemiştik.

Arazi çalışması, Antalya, 2011

Çalışma sırasında fark ettiğim en önemli bulgu, nadir türlerin bulundukları lokalitelerden sistematik olarak kaybolmaya başladığıydı. Ancak bu gözlemlerimi yalnızca bu bölgeyle sınırlı tutmadım. Türkiye’nin dört bir yanındaki endemik merkezlerde — Toroslar’dan Kaçkar’a, Kaz Dağları’ndan Munzur Vadisi’ne — biyokaçakçılık izlerini takip ettim. O dönemde ulusal ve uluslararası literatürde, Türkiye’nin biyokaçakçılık için önemli bir hedef ülke olduğuna dair akademik yayınlar artmaya başlamıştı [5].

2013 yılında uluslararası bir kitap bölümünde yayımladığımız “Endemism and Endemic Plants of Turkey” başlıklı çalışmada [1], Antalya’nın 850 endemik taksonu ile Türkiye’nin en önemli endemizm merkezi olduğunu, ancak bu türlerin önemli bir kısmının IUCN kriterlerine göre tehlike kategorilerinde yer aldığını belgelemiştik. Tehditler arasında şehirleşme, yangın, aşırı otlatma gibi faktörlerin yanı sıra bilinçsiz toplama ve yasa dışı ticaret de önemli bir yer tutuyordu.

Bu bilimsel tespitler, sahada gördüklerimizle birleşince, mücadelenin yalnızca akademik makalelerle sınırlı kalmaması gerektiğini açıkça ortaya koyuyordu. Bugün “üstüne kayıt edemediğin ve bilimsel olarak tanımını yapamadığın bitki genetik kaynağı senin değildir” diyerek özetlediğimiz bu gerçek, o yıllarda şekillenmeye başlamıştı.

Çalıştaylar ve Politika Geliştirme Süreci: 2014-2015

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (dönemin adıyla Orman ve Su İşleri Bakanlığı) 2014 yılında İstanbul’da düzenlediği Biyokaçakçılıkla Mücadele Çalıştayı, bu alandaki farkındalığın kurumsal düzeye taşınmasında bir dönüm noktası oldu. Çalıştaya davetli konuşmacı olarak katıldım ve “Arazilerden Biyokaçakçılık Örnekleri — Ülkemizde Biyokaçakçılık ve Görevlerimiz” başlıklı bir bölüm kaleme aldım. Bu bölüm, aynı yıl yayımlanan çalıştay sonuç raporunda (s. 119-140) yer aldı.

Bu ve diğer biyokaçakçılık çalışmalarımın tam listesine Akademik & Projeler sayfamdan ulaşabilirsiniz.

İstanbul Çalıştayı sunum, 2014

Çalıştayda, yalnızca Antalya’da değil, Türkiye’nin farklı bölgelerinde gözlemlediğim vakaları — Doğu Karadeniz’deki endemik türlerin kaçırılma girişimlerinden, Ege Bölgesi’ndeki tıbbi bitki kaçakçılığına, İç Anadolu’daki endemik soğanlı bitki sökümlerine kadar — bilimsel verilerle aktardım. Sunumumda özellikle şu noktaların altını çizdim:

  • Sahada yapılan kontrollerde, yabancı uyruklu kişilerin yanlarında bulundurdukları endemik bitki soğanları, tohumları ve herbaryum örneklerinin, izin belgesi olmadan yurt dışına çıkarılmaya çalışıldığı,
  • Kaçakçılık faaliyetlerinin sadece Antalya’da değil, Türkiye’nin tüm biyolojik zenginlik bölgelerinde “turistik gezi” veya “bilimsel araştırma” görünümü altında yapıldığı,
  • Yerel halkın ve kolluk kuvvetlerinin konuya ilişkin farkındalığının yetersiz olduğu,
  • Biyokaçakçılık eyleminin, kabahat değil suç olarak tanımlanması gerektiği.

Çalıştay sonuç raporunda, bu tespitler doğrultusunda “saha denetimlerinin artırılması”, “kaçakçılıkla mücadelede kurumlar arası koordinasyonun güçlendirilmesi”, “yerel farkındalık eğitimlerinin yaygınlaştırılması” ve “özel bir kanun düzenlenmesi veya mevcut kaçakçılık kanununa ek madde eklenmesi” gibi öneriler yer aldı.

2015 yılında bu kez Alanya’da (4 Haziran 2015) ve Sakarya’da (25-28 Ağustos 2015) düzenlenen çalıştaylara da davetli konuşmacı olarak katıldım. Bu toplantılarda, bir önceki yıl İstanbul’da başlayan politika geliştirme sürecinin sahaya nasıl yansıdığını, karşılaşılan yeni zorlukları ve çözüm önerilerini aktardım. Özellikle Sakarya’daki seminerde, “Sakarya İlinin Biyolojik Çeşitliliği ve Biyokaçakçılıkla Mücadele” başlığı altında, biyokaçakçılığın yalnızca Antalya gibi endemizm merkezlerini değil, Karadeniz Bölgesi’nin zengin florasını da tehdit ettiğini vurguladım [6].

Sakarya Çalıştayı plaket, 2015

Medyaya Yansıyan Mücadele: 2014-2019

Çalıştaylarda dile getirdiğimiz tespitler, kısa sürede ulusal basında da yankı buldu. Odatv’de 2014 yılında yayımlanan “Bilim insanları yurt dışına bitki kaçakçılığını tartışıyor” [7] ve “Genç biyologların dikkati Fransız bitki kaçakçısını yakalattı!” [8] başlıklı haberler, kamuoyunda biyokaçakçılık kavramının tartışılmaya başlanmasını sağladı.

2015 yılında ise Odatv’de “Türkiye’nin en büyük bitki hırsızlığına darbe!” [9] ve Milliyet’te “Antalya’da Macar uzmanların bitki hırsızlığı” [10] başlıklı haberler, biyokaçakçılık olaylarının sadece bireysel girişimler olmadığını, ülke genelinde organize yapılar tarafından yürütüldüğünü gözler önüne serdi.

2016 yılında Kanal V’de “Biyoçeşitlilik ve Biyokaçakçılık ile Mücadele” programına konuk oldum [11]. Burada, biyokaçakçılığın sadece bitkileri değil, aynı zamanda Türkiye’nin bilimsel potansiyelini ve biyolojik zenginliğini de çaldığını anlattım. Aynı yıl, “misafirperverliğimizi kullanarak, köylülerimizi kandırarak doğada ne kadar çiçek varsa köylülere toplatıyorlar. Bir çuval soğan getiren kişiye bir kuzu parası veriyorlar. Bu bitkilerin ülkenin geleceği olduğunun bilinmesi lazım” diyerek yerel halkın da bu süreçte nasıl kullanıldığını vurguladım.

2018 yılında TRT Antalya Radyosu’nda “Biyoçeşitlilik, Biyokaçakçılık ve Doğa Eğitimi” başlıklı bir program yaptım [12]. Bu yayında, mücadelenin yalnızca kolluk kuvvetleri ve bakanlıklarla sınırlı kalmaması, eğitim yoluyla toplumun her kesiminde farkındalık oluşturulması gerektiğini vurguladım.

2019 yılında Hürriyet gazetesinde yayımlanan “Batı Akdeniz’de Korsan Alarmı” başlıklı röportajımda [13], Antalya’nın 850 endemik bitkisiyle biyokaçakçılık açısından en riskli bölge olduğunu, kaçakçıların “turist” veya “araştırmacı” görünümünde geldiklerini, bu nedenle havaalanı, liman ve kara yolu sınır kontrollerinin sıkılaştırılması gerektiğini ifade ettim.

Medyaya Yansımayan Asıl Mücadele: Dedektif Gibi, Vatanını Korumak Özüyle

Basında yer alan haberler, kamuoyunun biyokaçakçılıkla tanışmasını sağladı; çalıştaylar, politika geliştirme süreçlerini hızlandırdı. Ancak asıl mücadele, görünmeyen, kayda geçmeyen, sabır ve özveri gerektiren sahada verildi.

Yıllar boyunca, dedektif gibi, vatanını korumak özüyle hareket ederek, hem bir Türk hem de bir araştırmacı olarak — bazen bir köylünün “yabancılar şu tepede garip garip dolaşıyor” sözünü takip ederek, bazen bir kargo şubesinde şüpheli bir paketi izleterek, bazen de gece yarısı gelen bir ihbarı değerlendirerek — bu toprakların her bir karışında biyokaçakçılık izini sürdüm.

“Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı.”

İstiklal Marşı’mızın bu dizesi, aslında bir bilim insanının da ödevidir. Vatan toprağını tanımak, üzerinde yetişen her bir endemik bitkinin adını bilmek, onun nerede, hangi yükseklikte, hangi toprakta yaşadığını kaydetmek, neslini tehdit eden unsurları tespit etmek… İşte bu, “tanımak”tır. Ve tanımadığınız bir türü, fark edilmeden yok olmaktan veya yurt dışına kaçırılmaktan koruyamazsınız.

Medyaya yansıyan vakalar, aslında buzdağının görünen yüzüydü. Görünmeyen kısımda ise:

  • Onlarca kez sonuçsuz kalan takipler — kaçakçıların izini kaybettirdiği, delillerin yetersiz kaldığı, yasal boşluklar nedeniyle şüphelilerin serbest bırakıldığı anlar. Çünkü ülkemizde biyokaçakçılık eylemi, henüz açıkça tanımlanmış bir suç değildi; 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nun 20. maddesi (k) bendi, biyolojik çeşitliliği tahrip edenlere veya ticarete konu edenlere ancak idari para cezası öngörüyor, 4915 Sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 21. maddesi ise “avlanmak suretiyle bir canlı türünün yok olması tehlikesine neden olunması” halinde 2 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası verse de, biyokaçakçılık fiili bu kapsamda değerlendirilemiyordu [14].
  • Yerel halkın bilinçlendirilmesi için köy köy, okul okul dolaştığım günler. Bir köylüye “bu çiçeğin soğanını sökmeyin, bir kuzu parasına satmayın, bu bitkiler ülkenin geleceğidir” demek, bazen saatler süren sohbetler gerektiriyordu. Sunumumda da vurguladığım gibi: “Misafirperverliğimizi kullanarak, köylülerimizi kandırarak doğada ne kadar çiçek varsa köylülere toplatıyorlar. Bir çuval soğan getiren kişiye bir kuzu parası veriyorlar. Bu bitkilerin ülkenin geleceği olduğunun bilinmesi lazım.” [11]
  • Kolluk kuvvetleriyle kurulan işbirliği — Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik, Gümrükler Muhafaza, Orman Muhafaza memurları, geçici köy korucuları, belediye zabıtaları… Her birine periyodik eğitimler vermek, olay anında hızlı hareket edebilmek için irtibat ağları kurmak, uzman botanist ve zoologların kilit noktalarda görevlendirilmesi için çaba harcamak… Bunların hiçbiri basına yansımadı.
  • Kaçakçılık girişimlerinin engellendiği, ancak haber yapılmadığı anlar — havaalanında bir yolcunun çantasında bulunan endemik soğanlar, limanda bir konteynırdan çıkarılan koruma altındaki türler, kara yolunda durdurulan bir araçtaki yüzlerce salep yumrusu… Bunların çoğu, “rutin denetim” başlığı altında kayıtlara geçti, kamuoyu bunların çoğundan haberdar olmadı.
  • Yasal düzenlemeler için verilen mücadele — 2014 İstanbul Çalıştayı’nda Prof. Dr. Osman Devrim Elvan’ın da vurguladığı gibi, biyokaçakçılık eyleminin “kabahat” değil “suç” olarak tanımlanması, özel bir kanun düzenlenmesi veya 5607 Sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’na ek madde eklenmesi, Çevre İhtisas Mahkemeleri kurulması gerektiğini her platformda dile getirdim [14]. Bu önerilerin bazıları bugün kısmen hayata geçmiş olsa da, hâlâ tam anlamıyla bir “Biyokaçakçılıkla Mücadele Kanunu”na sahip değiliz.

“Üstüne kayıt edemediğin, bilimsel olarak tanımını yapamadığın bitki genetik kaynağı senin değildir.” Bu söz, yıllarca sahada edindiğim deneyimin özetidir. Bir bitkinin bilim dünyasına tanıtılması, onun korunması için atılan ilk adımdır. Tanımadığınız, envanterini çıkarmadığınız, koordinatlarını kaydetmediğiniz bir tür, fark edilmeden yok olup gidebilir. Hatta fark edilmeden başka ülkelerin herbaryumlarında, “Türkiye’den toplanmıştır” notuyla yerini alabilir.

Bu mücadele, görünür olanla sınırlı değildir. Dedektif gibi iz sürmek, vatanını korumak özüyle hareket etmek, hem bir Türk hem de bir araştırmacı olarak toprağın her karışında biyolojik zenginliğin peşinde olmak… “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı” — işte asıl mücadele budur. Ve bu mücadele, medyada haber olmadığı için değil, vicdanında ve vatan sevgisinde karşılık bulduğu için anlamlıdır.

Tarihi eserlere değer biçilebilirken, var olan yaşayan eserlerimiz olan bitki ve hayvanlarımıza hiçbir şekilde değer biçilemez. Çünkü geçmişte önemsenmeyen bir bitki bugün bir hastalığın tedavisi olmuştur veya bugün önemsenmeyen bir bitki ilerleyen yıllarda bir hastalığın tedavi çözümü olabilecektir. Ki buna bile ihtiyaç yoktur: doğada kendi işinin acemisi olan hiçbir bitki ve hayvan yoktur. Her biri, milyonlarca yıllık evrimsel bilgeliğin taşıyıcısıdır. Onların varlığı, insanlığın geleceğidir.

Bizler hepimiz birlik içinde, aynı niyetle vatanımızın dağını taşını korumak ve tüm dünya için az tahribatı olan biyolojik çeşitliliği korumaya çalışan insanlarız. Konu Biyokaçakçılıkla Mücadele olunca vatandaş olarak üzerine düşeni yapanların aynı niyette işbirliğinde bulunan diğer vatandaşları yok sayarak bir yerlere gelmeye çalışması, unvanlar arkasına gizlenerek bu ve benzeri konularda kendini söz sahibi yapmaya çalışması tam anlamıyla acizliktir. Oysa bir insan adı ve soyadıyla vardır; aynı 1 rakamı gibi. Yanına sağına binlerce sıfır eklemek değerini artırsa da kendini yok etmek sıfırları da anlamsız yapar. Hep hatırlamalıyız ki bizler hepimiz Türkiye’yiz. Birlik içinde olunca sen ben demeden biz dersek hep birlikte var olmaya devam ederiz. Hatta başka bir dünya yok. Tüm dünya insanları bunu adından bile önce hep hatırlamalı.

Yasal Çerçeve ve Bugün: 700 Bin TL’lik Caydırıcılık

2014 yılında İstanbul’da başlattığımız mücadele süreci, Türkiye’nin dört bir yanındaki saha çalışmaları, çalıştaylar ve medya yansımalarıyla bugün somut yasal düzenlemelerle taçlandırılmış durumda. Bu sürecin en önemli kilometre taşlarından biri, 2015 yılında Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan “Biyokaçakçılıkla Mücadele Eylem Planı” oldu [15]. Eylem Planı’nda, biyokaçakçılıkla mücadeleye yönelik yasal ve kurumsal sistemin oluşturulması, kolluk kuvvetlerinin kapasitesinin artırılması, sınır kapılarında kontrol mekanizmalarının güçlendirilmesi ve toplumun her kesiminde farkındalık oluşturulması hedeflenmişti [15].

2026 yılı itibarıyla, endemik bir bitki türünü doğadan koparmanın veya yurt dışına çıkarmanın idari para cezası 699.245 TL olarak belirlenmiştir [16]. Bu rakam, 2014 yılında “caydırıcılıktan uzak” olarak nitelendirilen cezaların yaklaşık 50 katına ulaşmıştır.

Ayrıca Tarım ve Orman Bakanlığı’nın güncel “CITES Tanımlama Rehberi” [17], biyokaçakçılıkla mücadelede saha personeli, kolluk kuvvetleri ve vatandaşlar için önemli bir başvuru kaynağı haline gelmiştir. Rehberde, CITES listelerinde yer alan türlerin tanıtılması, uluslararası ticaret kuralları ve cezai yaptırımlar detaylı olarak açıklanmaktadır.

Ancak mücadele henüz tamamlanmış değil. 2024 yılında yapılan güncel bir bilimsel bildiriye göre, Antalya’da 44 bitki taksonu kritik düzeyde (CR) tehlike altındadır [4]. İklim değişikliğinin etkileri de bu tehditleri katlamaktadır; 2024 yılında yayımlanan bir araştırmaya göre, Andız (Juniperus drupacea Labill.) türünün mevcut yayılış alanlarının 2081-2100 yılları arasında en kötü senaryoda tamamen yok olabileceği öngörülmektedir [18].

Mücadele Devam Ediyor

2014’ten 2026’ya uzanan bu süreçte, bilim insanları, kamu kurumları, STK’lar ve duyarlı vatandaşların işbirliği sayesinde biyokaçakçılıkla mücadelede önemli mesafeler kat edildi. Ancak her yeni keşfedilen tür — 2024’te Dichoropetalum andacii Akpulat & E.Akalın, 2025’te Cephalaria suleyman-uysalii M.Bingöl, N.Adıgüzel & M.Armagan, 2026’da ise belki daha niceleri — aynı zamanda yeni bir koruma sorumluluğu getiriyor.

Biyokaçakçılıkla mücadele, yalnızca bakanlıkların ve kolluk kuvvetlerinin görevi değildir. Kolluk kuvvetlerine (Emniyet, Jandarma, Sahil Güvenlik, Gümrükler Muhafaza, Orman Muhafaza memurları, geçici köy korucuları, belediye zabıtaları) periyodik eğitimler verilmeli, kurumlar arası işbirliği güçlendirilmeli, olay anında hızlı hareket edilmelidir. Uzman botanist ve zoologlar kilit noktalarda, kolluk kuvvetlerinin ilgili birimlerinde görevlendirilmeli, kaçırılmaya çalışılan canlı örnekleri hakkında bilimsel yayınları olan uzmanlar bilirkişi olarak seçilmelidir. Ülkemize turist olarak giriş yapan tüm araştırmacılara dair bir internet veritabanı oluşturulmalı, Çevre İhtisas Mahkemeleri kurulmalıdır [14].

Her birimiz, bir doğa yürüyüşünde gördüğümüz endemik bir çiçeği fotoğraflamakla yetinip yerinde bırakarak, bir şüphe durumunda 112’yi arayarak, çocuklarımıza doğanın kendimiz kadar eski, onlardan sonra da var olacağını öğreterek bu mücadeleye katkıda bulunabiliriz.

Biyokaçakçılıkla mücadele, aldığı her nefesin bedelini tabiata duyduğu saygıyla ödeyen bilinçli insanların görevidir.

Dünya atalarımızın bize mirası değil, gelecek nesillerin bize emanetidir.

Saygılarımla,

Abdullah Çetin
→ Hakkımda

Kaynaklar

Abdullah Çetin
Abdullah Çetin Uzman Biyolog · Fen Bilimleri Öğretmeni · 20+ yıl deneyim

Botanik, ekoloji ve bütünsel eğitim alanlarında araştırmacı ve danışman. Antalya merkezli çalışmalarıyla doğa, bilim ve eğitimi buluşturuyor.

Hakkımda →

Bu yazıyı paylaş:

📌 Bu çalışmayı referans olarak göstermek için:

Bu yazı Abdullah Çetin tarafından hazırlanmıştır. Referans gösterilerek paylaşılabilir. Ticari amaçla kullanılamaz.

← Doğa & Botanik Kategorisine Dön
📩 E-posta Bülteni:

Blog yazılarından, yeni hizmetlerden haberdar olun.