"Evrene, insana, kuruma ve doğaya bütünsel bakış"
5 Mayıs 2026
Bir sabah Marmaris'te uyandığımda, rüzgâr badem ağaçlarının çiçeklerini sürüklemişti pencereme. Kokusuyla uyandım. Sonra Gökova'ya geçtim, orada sığla ağaçlarının reçinesi yakılıyordu, dumanı denize karışıyor. Akşamüstü Köyceğiz Gölü kıyısında otururken, nilüferlerin suyun üzerinde kapandığını gördüm. Güneş battı, nilüferler uykuya daldı. O gece anladım: Muğla'nın bitkileri, bu toprakların en eski sahipleri. Onlar gelip geçen imparatorlukları, savaşları, barışları gördü. Her biri, kendi dilinde bir tarih yazıyor.
Türkiye, yaklaşık 12 bin bitki taksonuyla Avrupa kıtasını geride bırakır. Bu bitkilerin yaklaşık 4.400'ü endemiktir. Yani dünyada başka hiçbir yerde yetişmez. Ve bu endemik zenginliğin en yoğun olduğu illerden biri de Muğla'dır. Yapılan bilimsel çalışmalarda, Muğla sınırları içinde 414 endemik bitki taksonu tespit edilmiştir . Bunlardan 48'i Kritik Tehlikede (CR), 63'ü Tehlikede (EN), 57'si Hassas (VU) kategorisindedir .
Her biri, varlığını sürdürmek için son bir şansla tutunuyor toprağa. Bu rakamlar, birer istatistikten ibaret değil; her biri, kaybolduğunda bir daha asla geri gelmeyecek bir yaşam formu.
Muğla, Anadolu'nun güneybatısında, Akdeniz'in kıyıya vurduğu, Toroslar'ın son uzantılarının denize döküldüğü noktada yer alır. Sandras Dağı, Gökova Körfezi, Köyceğiz-Dalyan, Fethiye-Göcek, Datça-Bozburun yarımadaları... Her biri kendine özgü türler barındıran özel alanlardır.
İl sınırları içinde 414 endemik takson tespit edilmiştir . IUCN kategorilerine göre dağılım şöyledir: CR (Kritik Tehlikede) 48 takson, EN (Tehlikede) 63 takson, VU (Hassas) 57 takson, NT (Tehdide Yakın) 47 takson, LC (Asgari Endişe) 195 takson, DD (Veri Yetersiz) 2 takson .
Kırk sekiz tür, varlığını sürdürmek için son bir şansla tutunuyor toprağa. Altmış üç tür, yok olmanın eşiğinde. Bu rakamlar, birer istatistikten ibaret değil; her biri, kaybolduğunda bir daha asla geri gelmeyecek bir yaşam formu.
Muğla'ya adım attığınızda, güneşin batışa yaklaştığı saatlerde, rüzgârın yönü değiştiğinde, ilk fark ettiğiniz şey bir kokudur. Ağır, tatlı, iyotlu... Yakılan bir tütsünün dumanı gibi değil, ağacın gözyaşının damla damla akarken yaydığı bir koku. İşte o koku, bu ağacın sesidir. Liquidambar orientalis, Anadolu Sığlası.
Bilimsel adı, ona bu ismi veren Philip Miller'in gözlem yeteneğini ele verir. "Liquidambar" sıvı amber demektir; ağacın reçinesinin kehribar rengi ve akışkanlığına yapılan bir atıftır. "Orientalis" ise "Doğu'ya ait" anlamında, bu ağacın Anadolu ve çevresindeki varlığını işaret eder.
Binlerce yıldır aynı topraklarda yaşar. Antik Likya uygarlığı, sığla reçinesini kutsal tütsülerde kullanırdı. Osmanlı sarayında, "misk-i sığla" adıyla bilinen bu koku, en değerli kokulardan biriydi. Günümüzde, Köyceğiz, Marmaris ve Fethiye çevresindeki sığla ormanları, üçüncü jeolojik zamandan kalma bu canlı fosile ev sahipliği yapar. Onun akrabaları milyonlarca yıl önce Avrupa ve Kuzey Amerika'da yaygınken, bugün sadece Güneydoğu Asya ve burada, Muğla'da yaşamaktadır. Bir relikttir, yani geçmiş jeolojik çağlardan günümüze ulaşmış bir mirastır.
Ağacın kendisi 20-25 metreye kadar boylanabilir. Yaprakları akçaağacı andırır, beş loplu, sonbaharda sarıya, kırmızıya, mora döner. Mayıs ayında çiçek açar, meyveleri yuvarlak, odunsu. Ama onu diğer ağaçlardan ayıran şey, gövdesindeki reçine kanallarıdır. Ağaç yaralandığında, bir tür savunma mekanizması olarak bu reçineyi sızdırır. İnsanoğlu, binlerce yıl önce bunu fark etmiş, reçineyi toplamış, tıpta ve parfümeride kullanmıştır. Hipokrat, sığla reçinesini öksürük şurubunda kullanmıştır.
Bugün, Köyceğiz-Dalyan'daki sığla ormanları, Özel Çevre Koruma Bölgesi ilan edilmiştir. Ama tehditler bitmiş değildir. Aşırı reçine çıkarımı, ağaçları zayıflatmaktadır. Orman içi tarım, sulak alanların kurutulması, yangınlar ve iklim değişikliği, bu eşsiz ormanları tehdit etmektedir. IUCN kategorisi VU (Hassas)'tır .
Sığlanın reçinesi, bir ağacın gözyaşıdır. Onu yaralamadan, sormayı bilmeliyiz.
Muğla'nın Ula ile Marmaris arasında, Balan Dağı'nın eteklerinde, kimsenin uğramadığı dar bir vadide saklanır. Yıllarca toprağın altında bekler, doğru anı bulunca başını güneşe uzatır. O kadar sessizdir ki, fark edilmesi için birinin onu görmeyi istemesi gerekir. 2020 yılında, Akyaka'da zeytinyağı üreticiliği yapan Buse Topçuoğlu, dağlarda gezerken bu bitkiye rastladı. Diğerlerinden farklı olduğunu fark etti, fotoğrafladı, örneklerini topladı ve Ege Üniversitesi'nden Prof. Dr. Hasan Yıldırım'a ulaştırdı. Üç yıl süren bilimsel çalışmaların ardından, 2024 yılında dünyaya tanıtıldı .
Bilimsel adı, bu keşif yolculuğunun izlerini taşır. "Leopoldia" cinsi, adını 19. yüzyılda Belçika Kraliçesi Marie-Louise'in kızı Prenses Leopoldine'den alır; zarif ve soylu duruşuna bir göndermedir. "Buseana" ise, Latince aidiyet ekiyle şekillenmiş bir terimdir; doğrudan ve sadece Buse'yi işaret eder. Bir bitkinin adında bir insanın yaşaması, belki de en doğal ölümsüzlük biçimidir.
Kuşkonmazgillerin bu zarif üyesi, 70 santimetreye kadar boylanabilen bir sümbüldür. Maviden mora geçen çiçekleri, başak halinde, sıkı bir salkımda toplanmıştır. Her bir çiçek, küçük bir çanak gibi aşağıya sarkar. Rüzgâr estiğinde birbirine çarpan çiçekler, taştan bir müzik gibidir. Dar bir vadide, kayalık yamaçlarda, maki açıklıklarında yaşar. Serpantin toprakları sever, başka bir yere göç etmek istemez. Sert rüzgâra, kuraklığa, yangının küllerine meydan okur.
Keşfedildiği gibi Kritik Tehlikede (CR) kategorisinde değerlendirilmiştir . Yayılış alanı o kadar dar ki, belki de sadece birkaç bin bireyden oluşuyor. Bir yangın, bir yol yapımı, bir otlatma baskısı onu bir anda silebilir. Onu görmek için dar bir vadiye inmek, sessiz olmak, rüzgârın yönünü beklemek gerekir. Belki de görenlerin sonuncusu olmayı göze almak.
Muğla'nın yüksek dağlarında, sonbaharın ilk yağmurlarıyla birlikte toprak uyanır. Güneş hâlâ sıcaktır, ama geceler serinlemeye başlamıştır. İşte tam o mevsim dönümünde, bir sabah ansızın karşınıza çıkar. Mor çiçekleri, yazın kavurduğu toprağın üzerinde birer mücevher gibi parıldar. Adını, Türkiye florasına ömrünü adamış, bu toprakların bitkilerini bir ömür boyu incelemiş Prof. Dr. Asuman Baytop ve eşi Prof. Dr. Feridun Baytop'tan alır. baytopiorum, Latince çoğul aidiyet ekiyle "Baytoplar'a ait" demektir.
Bilimsel adı, bir teşekkürdür aslında. Cins adı "Crocus", Sanskritçedeki "kunkumam" köküne dayanır. Bu antik kelime, binlerce yıl öncesinden bitkinin boyadığı o yoğun sarı-turuncu renge, safranın parıltısına yapılan en eski atıftır. Tür adı "baytopiorum" ise, bu küçük çiğdemi bilimin ışığına çıkaran çifte bir saygı duruşudur.
Süsengiller ailesinin bu sonbahar çiğdemi, 8-12 cm boylanır. Çiçekleri mor, leylak renginde, dışı koyu çizgili, eylül-ekim aylarında açar. Yaprakları ince, mızrak şeklinde, çiçekler açtıktan sonra uzar. Muğla'nın yüksek kesimlerinde, kalkerli yamaçlarda, çam ormanı açıklıklarında kendine yer bulur. Onu görmek için sonbaharı beklemek, dağın serinliğinde yürümek gerekir.
Kritik Tehlikede (CR) kategorisinde değerlendirilmiştir . Yayılış alanı dar, popülasyonu küçük. Onu görenler, belki de gören son insanlardır. Baytop Çiğdemi, adını taşıdığı bilim insanlarının azmi gibi, toprağın altından yeniden filizlenmeyi bilen bir direnişin adıdır.
Sandras Dağı'na tırmanırken yükseldikçe, ağaçların gövdeye sarılan sarmaşıkları kaybolur, yerini taşlık yamaçlar alır. Yaklaşık 2000 metreyi geçtiğinizde, rüzgâr daha serin çarpar yüzünüze. Güneş tepede parlar ama ayaklarınızın altındaki toprak hâlâ nemlidir. İşte tam o yükseklikte, kayaların arasına eğilip baktığınızda belki de onu göreceksiniz. Mor çiçekleri, başını yere eğmiş, ters duruyor. Sanki toprağa bakıyor, rüzgâra inat. Muğla Terslalesi.
Fritillaria, Latince “zar” anlamına gelen fritillus kelimesinden türemiştir. Bu isim, terslalelerin çiçeklerinin desenli ve zarımsı yapısına yapılan bir atıftır. Tür adı mughlae ise, doğrudan ve sadece Muğla'yı işaret eder. Sanki bitki, “Ben Muğla'nın kızıyım” der.
Zambakgiller ailesinin bu eşsiz üyesi, 20-40 cm boylanır. Çiçekleri sarkıktır, çanak şeklinde, morumsu kahverengi, üzeri damalı desenlerle kaplıdır. Nisan-mayıs aylarında, karların erimesiyle birlikte açar. Sandras Dağı'nın zirveye yakın kesimlerinde, kalkerli kayalıklarda, taşlık yamaçlarda, güneşi seven açıklıklarda yaşar.
Halk arasında “ters lale” olarak bilinir, çünkü çiçekleri laleye benzer ama aşağıya, toprağa dönüktür. Bir rivayete göre, bu çiçekler mahzun bir sevdanın gözyaşlarıdır, toprağa bakarlar çünkü sevdiklerini ararlar. Başka bir rivayet ise, ters lalelerin savaşlarda şehit düşenlerin kanından yeşerdiğini, başlarını toprağa eğdiklerini söyler.
Tehlikede (EN) kategorisindedir . Yayılış alanı dar, popülasyonu küçük. Onu görmek için Sandras'ın zirvesine tırmanmak, karların erimesini beklemek, rüzgâra aldırmamak gerekir. Bulduğunuzda, eğilip bakın, dokunmayın. O, size sessizce bir şeyler anlatacaktır.
Muğla'nın yüksek dağlarında, rüzgârın bütün gücüyle estiği, toprağın kayalardan ibaret olduğu yamaçlarda, bir kirpi gibi yere yapışmış, dikenli bir yastık halinde büyür. Adını da buradan alır. "Dianthus", "tanrı çiçeği" anlamına gelir. "Erinaceus" ise Latince "kirpi" demektir.
Karanfilgiller ailesinin bu dikenli üyesi, boyu 15 cm'yi nadiren geçer. Gövdesi tabandan itibaren dallanarak yastık formlu bir çalı oluşturur. Yaprakları küçük, sert, ucu dikenli, kenarları kirpiksi tüylüdür. Çiçekleri soluk pembe ila beyaz renkte olup, yaz başında açar.
Muğla, Manisa, İzmir, Denizli ve Afyonkarahisar illerinde yayılış gösterir. En yoğun popülasyonu Manisa'daki Spil Dağı'ndadır. 2016 yılında yapılan bir araştırmada, bu türden iki yeni triterpenoid saponin izole edilmiş ve antimikrobiyal aktivite gösterdiği tespit edilmiştir.
Hassas (VU) kategorisinde değerlendirilmiştir . Popülasyonları dağınık ama belirli bir alana yayılmış durumdadır. Otlatma, yol yapımı ve iklim değişikliği tehditleri arasındadır.
Muğla'nın yüksek dağlarında, kayalık yamaçlarda, rüzgârın en sert estiği noktalarda yetişir. Akrabaları gibi çalımsı bir dağ çayıdır, ama onu diğerlerinden ayıran bir özelliği vardır: yaprakları incecik, neredeyse iğne gibidir. İşte bu yüzden adına "linearis", yani "çizgisel, ince" denmiştir.
"Sideritis", antik çağlarda demir silahlarla açılan yaraları iyileştirme gücüne sahip olduğu inancına dayanır. "Libanotica", türün ilk kez Lübnan'da bulunmasına işarettir. "Subsp. linearis" ise, Muğla'nın bu ince yapraklı varyantını ayırt eder.
Ballıbabagiller ailesinin bu gümüşi üyesi, 20-40 cm boylanır. Yaprakları, yakıcı güneşin altında su kaybını önlemek için yoğun beyaz tüylerle kuşatılmıştır. Yaz ortasında açan sarı çiçekleri, gümüşi gövdeyle zarif bir kontrast oluşturur. Geleneksel olarak dağ çayı olarak kullanıldığı için, yöre halkı tarafından bilinen ve toplanan bir türdür.
Hassas (VU) kategorisinde değerlendirilmiştir . Yayılış alanı dar, popülasyonu dağınıktır. Aşırı toplama, otlatma ve iklim değişikliği, üzerindeki en büyük tehditlerdir.
Muğla'nın kalkerli yamaçlarında, güneşin altında taşların arasında kaybolmuş küçük bir altın sarısıdır o. Adını taşıdığı il gibi sade ve iddiasızdır. Fark etmek için eğilmek, yaklaşmak, belki de toprağa dokunmak gerekir.
Bitki ilk kez 1932 yılında Macar botanikçi Nyárády tarafından Alyssum borzaeanum adıyla tanımlandı. 1965 yılında T.R. Dudley, Alyssum cinsini revize ederken bu bitkinin daha önce tanımlananlardan farklı olduğunu fark etti ve ona Alyssum mughlaei adını verdi. "Mughlaei", Latince aidiyet ekiyle şekillenmiş bir terimdir; doğrudan Muğla'yı işaret eder.
Turpgiller ailesinin bu mütevazı üyesi, 10-20 cm boylanır, yere yatık, yastık formunda büyür. Yaprakları küçük, grimsi yeşil, yoğun tüylüdür. Kuraklığa dayanıklıdır. Taç yapraklarının altın sarısı, çevredeki taşların gri tonları arasında küçük bir ışık gibi parıldar.
Dar yayılışlıdır. CR (Kritik Tehlikede) kategorisinde değerlendirilmiştir .
Sandras Dağı'na tırmanırken, ağaçların bittiği, taşların başladığı bir noktada, bulutların altında, 2000 metrenin üzerinde, toprağın arasından çıkan bembeyaz yıldızlardır onlar. Adını da buradan alır: sandrasicum, "Sandras'a ait" demektir.
Cins adı Ornithogalum, "kuş sütü" anlamına gelir. Bu ilginç isim, çiçeklerin beyazlığının yanı sıra, bazı türlerinin çiçek saplarından sızdırdığı sütlü özsuya işaret eder. Tür adı sandrasicum ise, doğrudan Sandras Dağı'nı işaret eder.
Kuşkonmazgiller ailesinin bu zarif üyesi, 10-25 cm boylanır. Yaprakları ince, mızrak şeklinde, tabandan rozet oluşturur. Çiçekleri yıldız gibi, beyaz, yeşil çizgili, yaz başında açar. Sandras Dağı'nın zirveye yakın kesimlerinde, 1900-2200 metreler arasında yetişir. Zirvenin rüzgârına, kuraklığına, soğuğuna dayanıklıdır; adeta dağın kendisiyle bütünleşmiştir.
Dar yayılışlıdır. EN (Tehlikede) kategorisinde değerlendirilmiştir .
Toroslar'ın güneybatı eteklerinde, kayalık yamaçlarda, maki açıklıklarında yaşar. Adını, Türkiye florasına emek vermiş Adil Güner'den alır. Bir insanın adını bir bitkide yaşatmak, belki de en doğal ölümsüzlük biçimidir.
Cins adı Muscari, antik dünyanın koku tariflerinden süzülür; çiçeklerinin etrafa yaydığı karakteristik misk kokusunun biyolojik bir tarifidir. İlkbaharın habercisidir onlar; toprağın arasından fırlayan mavi başaklarıyla "bahar geldi" derler.
Kuşkonmazgiller ailesinin bu zarif üyesi, 4-15 cm boylanır. Çiçekleri mavi, çanak şeklinde olup sıkı bir salkım halinde toplanmıştır. İç Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinde yetişen akrabalarından daha erken çiçek açar; şubat sonu veya mart başında. Diğer bitkiler henüz uyanmamışken o çiçeklenir, tohumlarını olgunlaştırır ve yaz kuraklığı gelmeden toprağın altına çekilir.
Türkiye için endemiktir. Tehdit altındadır. İklim değişikliği, kuraklık, otlatma ve bilinçsiz toplama, onu köşeye sıkıştırmaktadır.
Muğla'nın endemik bitkileri, birçok tehditle karşı karşıyadır. Bunların kimisi gözle görülür, kimisi daha sinsidir. Ama asıl tehdit, tüm bunların ardındaki tek bir gerçekte düğümlenir: İnsan.
Turizm ve yapılaşma, Muğla'nın en büyük tehdididir. Yaz aylarında nüfusu birkaç milyona fırlayan bu kentte, oteller, villalar, tatil köyleri kıyı şeridini adeta betonla kaplamıştır. Endemik türlerin yaşam alanları, yeni açılan otel yollarının gölgesinde kalmış, dağların zirvelerine çıkan patikalarla parçalanmıştır.
Orman yangınları, özellikle yaz aylarında artan sıcaklık ve kuraklıkla birlikte Muğla'nın kâbusudur. 2021 yılında Marmaris ve Köyceğiz'de yanan binlerce hektar orman, onlarca endemik türün yaşam alanını küle çevirmiştir. Yangın sonrası alanların toparlanması yıllar alır, bazı türler ise hiç toparlanamaz.
Bilinçsiz toplama, özellikle soğanlı bitkiler ve dağ çayları üzerinde büyük bir baskı oluşturmaktadır. Dağ çayı olarak bilinen bazı türler aşırı toplama baskısı altındadır. Bilgilendirme tam olmayınca, toplama bilinçsizce devam edebiliyor.
Otlatma, özellikle yüksek dağ ekosistemlerinde yaşayan türleri tehdit etmektedir. Hayvanlarını otlatmak zorunda olan çobanların bu konuda bir tercihi yoktur. Yaylaların planlamasız kullanımı, otlatma baskısını artırmaktadır. Dönüşümlü otlatma sistemi, kısır döngüyü kırabilir.
İklim değişikliği, tüm bu tehditlerin üzerine eklenen bir başka katmandır. Muğla'nın yazları zaten sıcak ve kurudur. Ama sıcaklıklar arttıkça, yağışlar azaldıkça, yangın riski yükselmekte, kuraklık şiddetlenmekte, türlerin yaşam koşulları daha da zorlaşmaktadır.
Muğla'nın endemik bitkilerini korumak için bilimi dinlemek, planı bilimle yapmak, uygulamayı bilimle yürütmek gerekir.
Yasal koruma, olmazsa olmaz. Kritik tehlikedeki türlerin bulunduğu alanlar koruma statüsüne alınmalı, imara kapatılmalıdır.
Yerel halkla birlikte düşünmek gerekir. Dağ çayı toplayan köylüye alternatif geçim kapıları gösterilmeli, kooperatifleşme teşvik edilmelidir. Yani bitkiyi korumak, köylüyü suçlamak değil, onunla birlikte bir yol bulmak.
Yaylaların planlanması, çobanlarla birlikte yapılmalı. Dönüşümlü otlatma sistemi, kısır döngüyü kırabilir.
Yangın yönetimi, Muğla için hayati önem taşır. Orman yangınlarıyla mücadelede erken uyarı sistemleri, yangın söndürme ekipleri ve yangın sonrası restorasyon planları geliştirilmelidir.
Tohumların güvence altına alınması, yetkili kurumlar tarafından yapılmalı. Doğadan tohum toplamak izne tabidir.
Eğitim, belki de en kalıcısı. Okullarda, köylerde, bahçelerde anlatmak bu bitkileri. Çocuklara, "bu çiçek dünyada sadece bizim dağımızda var" dendiğinde, o çocuk büyüyünce belki de o çiçeği koruyacak.
Muğla'nın bu bitkileri, ne birer listedeki isim ne de birer "endemik" etiketinden ibaret. Her biri, dünyada başka bir yerde olmayan, sadece bu topraklara ait bir yaşam. Onun bir eşi daha yok. Ne başka bir dağda, ne başka bir vadide. Sadece burada, sadece şu yamaçta, belki de sadece birkaç yüz birey olarak.
414 sayısı, 48, 63... Sayılar neyi değiştirir ki? Önemli olan, o sayının arkasındaki her bir canlının hâlâ burada olması. Ama her geçen yıl biraz daha sessizleşiyorlar. Bir otel açılıyor, bir yangın çıkıyor, bir yol yapılıyor, bir yaylada otlatma artıyor... İnsan, farkında olmadan, belki de hiç istemeden, onların yaşam alanını daraltıyor.
Çözüm, aslında o kadar uzağımızda değil. Bilimin çizdiği haritaları dinlemek, köylüyle birlikte yol bulmak, çobanla birlikte yaylayı planlamak, çocuklara bu bitkilerin sadece bu dağlarda olduğunu anlatmak. Bunlar büyük laflar değil, yapılabilir şeyler.
Muğla'nın sığla kokusunu, Sandras'ın rüzgârını, Dalyan'ın nilüferlerini, Datça'nın badem çiçeklerini korumak, yalnızca bir bitkiyi korumak değildir; bir kültürü, bir tarihi, bir hafızayı korumaktır. Onları korumak, sadece bir türü değil, kendimizi korumak. Yaşamak istiyorsak, yaşatmaya mecburuz. Başta dünya ve yaşam yoktu; belki de dünya bize emanettir. Bunu hiç unutmayalım.
Saygılarımla,
Abdullah Çetin
→ Hakkımda
Botanik, ekoloji ve bütünsel eğitim alanlarında araştırmacı ve danışman. Antalya merkezli çalışmalarıyla doğa, bilim ve eğitimi buluşturuyor.
Hakkımda →📌 Bu çalışmayı referans olarak göstermek için:
Bu yazı Abdullah Çetin tarafından hazırlanmıştır. Referans gösterilerek paylaşılabilir. Ticari amaçla kullanılamaz.
📚 Diğer kategorilerdeki yazıları da okuyabilirsiniz:
Blog yazılarından, yeni hizmetlerden haberdar olun.
🍪 Bu site, deneyiminizi geliştirmek için Google Analytics çerezleri kullanmaktadır. Ayrıntılar için Gizlilik Politikası'nı inceleyebilirsiniz.