Abdullah Çetin
Abdullah Çetin

"Evrene, insana, kuruma ve doğaya bütünsel bakış"

sadece yaşamın öğrencisi...

Türk Mitolojisi ve Doğa

23 Haziran 2026

👁️ 0 görüntülenme
Türk Mitolojisi ve Doğa

Karlı bir gece düşün. Bozkırın ortasında bir çadır. İçeride ateş, dışarıda uluyan rüzgâr. Bir çocuk ninesinin dizine yaslanmış, gözleri kıvılcımlarda. Nine anlatıyor.

Bir ağaç varmış, der. Kökü yerin en dibine iner, gövdesi bizim dünyamızda yükselir, dalları göğün katlarını deler geçermiş. Adı Hayat Ağacı. Yeraltını, yeryüzünü ve göğü tek bir gövdede tutan ağaç [1].

Çocuk uyuyakalır. Ama o ağaç artık içine düşmüştür. Büyür, avcı olur, baba olur; bir gün o da kendi torununa aynı ağacı anlatır.

İşte Türk mitolojisi böyle yaşadı. Kitapta değil, ateş başında. Anneden kıza, dededen toruna, ağızdan kulağa. Ve anlattığı her şeyin tam ortasında tek bir şey duruyordu: doğa.

Bizim için doğa "çevre"dir. Dışarıda bir yer. İçinde gezilen, fotoğrafı çekilen, kaynağı tüketilen bir alan. Atalarımız için öyle değildi. Doğa insanın dışında değildi; insanın ta kendisiydi. Tanrı gökteydi, ana toprağa basıyordu, atalar ağaçta, dağda, suda yaşıyordu.

Bu yazı bir kapı. Arkasında üç oda var. Önce üçünün de eşiğinde duracağız; sonraki yazılarda her birine tek tek gireceğiz.

Birinci Oda: Kutsal Coğrafya — İye İnancı

Şunu düşün: yürüdüğün her tepenin, içtiğin her pınarın görünmez bir sahibi var. Adı iye. Dağın iyesi, suyun iyesi, ormanın iyesi.

Bir atlı, uzun yoldan sonra bir pınara varır. Susuzdur. Ama hemen eğilip içmez. Suya tükürmez, bulandırmaz, çöpünü atmaz. Önce izin diler. Çünkü bilir: bu suyun bir iyesi var ve o iye unutmaz. Suya saygısızlık eden, bir daha o sudan kana kana içemez.

Bu bir kural değildi. Bir histi. İçine işlemiş bir saygı.

Gök Tengri en üstteydi; göğün kendisiydi, uzaktaki bir put değil. Umay Ana çocukları ve doğumu korurdu; beşikteki bebeğin başında o beklerdi [2]. Ve "Yer-Sub" — yani Yer-Su — kültünde toprağın ve suyun ruhları kutsaldı [3]. Orhun Yazıtları'nda geçer: ıduk yer sub, yani "kutsal yer-su" [4].

Göktürkler için Ötüken yalnızca bir orman değildi. Yurdun kalbiydi. Bilge Kağan taşa kazıttı: Ötüken'den ayrılan halk dağılır, biter. Orman demek hayatta kalmak demekti. Ve hayatta kalmayı sağlayan şey, kutsaldı [4].

Bir ağacı nedensiz kesmenin, bir suyu kirletmenin bir bedeli vardı. Para değil. Manevi bir bedel.

Bugün biz buna "ekolojik bilinç" diyoruz. Onlar yalnızca "edep" diyordu.

Elbette bu bilgelik her yerde, her dönemde, eşit güçte yaşamadı. Tarih basit değil; zamanla nüansları vardı. Ama bozkırın efsanelerinde, Kültür Ağacı'nın köklerine inme çağrısında, pınardan su alışındaki bir an'da — kalıcı bir iz bıraktı.

İkinci Oda: Sembol Taşıyıcılar

Türk mitolojisi sembollerle doludur. İlginç olan şu: bu sembollerin neredeyse hepsi doğadan gelir. Bir hayvan, bir ağaç, bir kuş. Ve her biri aynı zamanda bir derstir.

Kurt. Bir halk düşman kılıcından geçirilmiş, geriye yaralı bir çocuk kalmış. Bataklığa atılmış, ölüme terk edilmiş. Onu dişi bir kurt bulur. Yarasını yalar, besler, saklar. Çocuk büyür, soy ondan ve kurttan türer. Göktürkler atalarını işte bu dişi kurtta, Asena'da arar [1]. Kurt düşman değildir; kurtarıcıdır, anadır.

Geyik. Bir avcı ormanda bir geyiğin peşine düşer. Beyaz, ürkek, hızlı. Avcı kovalar, geyik onu derinlere, hiç bilmediği topraklara çeker. Tam yakaladım derken geyik kaybolur. Avcı başını kaldırır: karşısında yepyeni, bereketli bir yurt vardır. Geyik av değildi. Yol göstericiydi [5].

Kayın. Şaman davulunu alır, ateşin başında döner döner. Köyün ortasındaki kayın ağacının gövdesine basamak basamak çentikler açılmıştır; her çentik göğün bir katı. Şaman, trans içinde, o kayına tırmanır. Dünyamızla gök arasındaki kapı bir ağaçtır [6].

Kartal. Hayat Ağacı'nın en tepesinde bir kuş oturur: kartal. Güneşin kuşu, göğün bekçisi. En yukarıdan her şeyi görür.

Kurt, geyik, kayın, kartal. Birer canlı. Ama aynı zamanda birer değer: sadakat, rehberlik, kutsallık, uyanıklık. Çocuk bu hayvanları sevmeyi öğrenirken aslında bu değerleri öğreniyordu.

Üçüncü Oda: Eğitim Biçimi

Şimdi ateşin başına geri dönelim. Nineye, çocuğa.

O masallar boş vakit geçirmek için anlatılmıyordu. Onlar eğitimdi. Belki de insanlığın bildiği en eski eğitim.

Çocuk, geyiği boş yere incitmenin uğursuzluk getirdiğini dinleyerek büyürdü. Suya tükürmenin, bir ağacı sebepsiz kesmenin ayıp olduğunu bir yasaktan değil, bir hikâyeden öğrenirdi. Doğayı korumak, ona ezberletilen bir kural değildi; ninesinin sesiyle içine işleyen bir duyguydu.

Düşün: hangisi daha güçlü? "Ağaçları kesme, çevreye zarar verir" cümlesi mi, yoksa kökü göğe değen kutsal bir ağacın hikâyesi mi? Hangisi bir ömür kalır aklında?

Bugün eğitimde buna bir ad verdik: ekopedagoji. Doğayı bilgiyle değil, önce duyguyla ve hikâyeyle öğretmek. Çok yeni bir kavram sanıyoruz. Oysa bozkırın ninesi bunu binlerce yıl önce yapıyordu [7].

Kaynak Değil, Akraba

Modern insan doğaya bakar ve bir "kaynak" görür. Ölçülen, paylaşılan, tüketilen bir şey. Hesap tablosundaki bir satır.

Atalarımız aynı doğaya baktığında bir akraba görürdü. Saygı duyulan, kimi zaman korkulan, ama sevilen bir varlık. Dağ bir ata, su bir can, orman bir yurdu.

Belki bugün kaybettiğimiz şey bilgi değil. Bağ.

Hem bir öğretmen, eğitimci olarak hem de bir uzman biyolog olarak yıllardır şunu görüyorum: bir türü korumak için önce ona değer vermek gerekir. Kimse sevmediği bir şeyi korumaz. Mitoloji tam da bunu yapıyordu — doğaya değer veriyordu, onu sevilecek bir şey hâline getiriyordu.

Bu demek değil ki mitoloji kendi başına iklim krizini çözer. Çözümün temel taşı olan ilk adımı verir: bağ kurma. Koruma projesi, bu bağ olmadan kâğıt kalır. Bağ olduğunda ise, topluluk korumayı kendi işi, kendi onuru saymaya başlar. Mesela Anadolu'da "adak ağacı" geleneği bir pınarı ya da bir ağacı yüzyıllar boyunca korumaktan başka ne yaptı? Geleneksel ekolojik bilgi, bu doğru köprü olabilir.

Belki de ekolojinin geleceği, atalarımızın geçmişinde saklı.

Karlı gece bitiyor. Ateş sönmek üzere. Çocuk uykuda, kökü göğe değen bir ağaç görüyor rüyasında. Yarın uyandığında bir pınardan su içecek ve farkında olmadan, içmeden önce bir an duracak.

"Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış." — Orhun Yazıtları [4]

Gök, yer ve insan. Üçü bir arada. Türk mitolojisinin doğaya bakışı, tam da bu üç sözcükte saklı.

Kaynakça

  • [1] Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt I–II), Türk Tarih Kurumu Yayınları.
  • [2] Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Türk Tarih Kurumu.
  • [3] Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, çev. A. Kazancıgil, Kabalcı.
  • [4] Talat Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları (Kül Tigin / Bilge Kağan).
  • [5] Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Ana Hatları, Kabalcı.
  • [6] Mircea Eliade, Şamanizm, çev. İ. Birkan, İmge.
  • [7] Abdullah Çetin, Sürdürülebilirlik Eğitimi ve Ekopedagoji, 2026. https://abdullah-cetin.com/blog/surdurulebilirlik-egitimi-ekopedagoji.html
Abdullah Çetin
Abdullah Çetin Uzman Biyolog · Fen Bilimleri Öğretmeni · 20+ yıl deneyim

Botanik, ekoloji ve bütünsel eğitim alanlarında araştırmacı ve danışman. Antalya merkezli çalışmalarıyla doğa, bilim ve eğitimi buluşturuyor.

Hakkımda →

Bu yazıyı paylaş:

📌 Bu çalışmayı referans olarak göstermek için:

Bu yazı Abdullah Çetin tarafından hazırlanmıştır. Referans gösterilerek paylaşılabilir. Ticari amaçla kullanılamaz.

← Koçluk & Kişisel Gelişim Kategorisine Dön

📚 İlgili Yazılar

📖 Bütünsel Eğitim ve Danışmanlık Yaklaşımı 📖 Proje Döngüsü Yönetimi 📖 Bilimsel Araştırma Yöntemleri
📩 E-posta Bülteni:

Blog yazılarından, yeni hizmetlerden haberdar olun.

🍪 Bu site, deneyiminizi geliştirmek için Google Analytics çerezleri kullanmaktadır. Ayrıntılar için Gizlilik Politikası'nı inceleyebilirsiniz.